Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes! Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..

            19. ve 20. Yüzyıl, dünyanın her açıdan çok hızlı değiştiği, özellikle İslam dünyasının çok büyük imtihanlar verdiği bir dönemdir. Şeytanın güdümündeki haçlılar ve yahudiler, Şeyh Edebâli’nin müjdesi olan Osmanlı Devleti’ni parçalamış ve Müslüman Türk milletini çok zor duruma düşürmüştür.

            Kur’anı kerim ve mevlidi şeriflerle, tekbirlerle açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne de nufüz eden haçlı zihniyeti insanımıza çok zulmetmiştir.

            İşte tam bu dönemde adeta İslam’ın avukatlığını üstlenen Üstad Necip Fazıl, verdiği mücadeleden ötürü çok eziyet görmüş cefa çekmiş ve hakim karşısına çıkmıştır.

            Üstad Necip Fazıl için her şey SeyyidAbdulhakimArvasî (k.s) ile tanıştıktan sonra değişmiş, Allah hidayeti o kapıdan nasip eylemiştir.

            Yaşadığı dönemde Kur’anı kerimler yakan, ezanı ve ibadeti Türkçeye çeviren, yani kutsalımızı ayaklar altına almaya çalışan zalim haçlı zihniyetine karşı susturulmuş bir çok mihrabın, konuşmayan bir çok postun aksine hiçbir taviz vermeden Hakkı ve Hakikati haykırmış, bedel olarak da çileli bir hayat sürmüştür.

            Zamanı boş harcamayı sevmeyen Üstad, bu zor dönemde şiirlerini ve yazılarını kitaplar, dergiler ve ses kayıtları aracılığıyla yayımlamış, insanlara hakikatı haykırmıştır.

            İmanı, sivri zekası ve hazır cevaplılığıyla da tanınan Üstad, ceza hâkimlerini, sadece onu susturmak için kurulan sözde mahkemelerde adeta ağlatmış, çaresiz bırakmıştır. Onu rezil etmeye, susturmaya çalışanları her fırsatta Allah’ın izniyle alt etmeyi başarmıştır.

            Yine bir mahkemede, İslamı ve şeriati savunduğu için hâkim karşısına çıkarılan Üstad, yaptığı savunmayla bayan ceza hâkiminin ağladığını görünce: “ bakınız, şeriatın haklılığı bir kez daha zuhur etti; şeriatta kadınlar ceza hakimi olamazlar.” Diyerek adeta nokta atışı yapmıştır.

            Allah Üstad Necip Fazıl Kısakürek’e merhametiyle muamele eylesin, mekanını cennet eylesin. Bizlere de onun gibi Hakkın ve Hakikatin savunucusu olmayı, hiçbir zaman Hakk’tan taviz vermeden iman dolu yaşamayı nasip eylesin.

            Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK, Mehmet Akif  ERSOY gibi manevi değerlerine hizmet eden, sahip çıkan, önderlik yapan, fikir ve gönül adamlarını destekliyoruz. Aynı safta olduğumuzu fikirlerinin ve görüşlerinin arkasında durduğumuzu benimsediğimizi bir kez daha  kamuoyuna bildirmek isteriz. Vefatının 30.yılında muhterem Necip Fazıl KISAKÜREK'i rahmet minnet ve şükranla anıyoruz. Allah'ın Rahmeti Üzerine ve üzerimize olsun.


GENÇLİĞE HİTABE


"Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...

"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...

Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hâkimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah'ın Kur'an'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik...

Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik...

Halka değil hakka inanan, meclisinin duvarında "hakimiyet hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik...

Emekçiye "benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın!", kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!", ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...

Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, türkün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...

"Kim var!" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin bir gençlik...

Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, müzahrefat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...

Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiç birini beğenmeyen, onlara "siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...

Tek cümleyle, Allah'ın, kâinatı yüzüsuyu hürmetine yarattığı sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, o'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve o'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...

Bu gençliği karşımda görüyorum. maya tutması için otuz küsür yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım. genç adam! bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..

Allah’ın selâmı üzerine olsun!"

Necip Fazıl KISAKÜREK

SAKARYA
insan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.
 

Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:
 
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

insandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

insan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

NECiP FAZIL KISAKüREK

 

HAK VE HAKİKAT PARTİSİ GENEL MERKEZİ



Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   3909 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın