hiçbir engel bizi ilerlemekten alıkoymayacak ve diğer kavimlerin hiçbirisi kuvvet ve kudretimize dayanamayacaktır.

"İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel asker".

               İstanbul'un Fethinin, Konstantiniye'nin yıkılıp, bir çağ kapanıp yeni bir açılışının Fethi Mübin'in 560. yılını Kutluyoruz. Bu vesile ile Ecdadımız  Osmanlı'yı, Padişahlarını, askerlerini, manevi komutanlarını, savaşta ve barışta her zaman devletine sahip çıkma gayreti gösteren tüm halkını rahmet minnet ve şükranla anıyoruz. Hak ve Hakikat Partisi 2008 yılında Ecdadımızın sancağını taşımak için "Yeni Osmanlı Hareketi" söylemiyle siyasi hayatına başlamıştır. İstanbul ve Fatih sultan Mehmed Han Hazretleri birbiriyle özdeşleşmiştir. Müjdeleyicisi  Hazreti Peygamber Efendimizin, ve büyük Veli Manevi Önderimiz Sultan Muhammed  Fatih Han'ın izinden gidebilme gayesiyle çıkmış olduğumuz yolculukta Allah cc. bize Kafi'dir. Ve İstanbul yeniden Fetholunacaktır.

               Ayasofya'nın özgürlüğe kavuşması ancak yeni bir gönül fethiyle mümkündür. Sultan Fatih gibi gönüller fetheden bir manevi liderin gözetiminde yani bir fetih yakındır. Allah cc. bizlere Fethi hediye eden Sultan Fatih'e yakışır torun olabilme bilincini nasip eylesin. Allah cc. kendisinden ve askerinden razı olsun.

BÜYÜĞÜMÜZ LİDERİMİZ FATİH SULTAN MEHMED HAN'IN FETİH NUTKU

“ Ey benim ün almış komutanlarım ve sadık devlet erkânım! Tarife hacet yoktur ki, şimdi mâlik olduğumuz şu devlet ve memleket nice gazâ ve büyük tehlikelerle kazanılıp ecdadımızdan ceddimize ve sonunda bizlere nasip oldu. İçinizde ihtiyar olanlar o uğraşma tehlikelerini gördünüz ve yaşadınız, ortaksınız. Gençleriniz kulaktan işittiler. Tarihleri eski olmayıp daha dünkü şeyler olduğundan rivayet edenler, şahitlerinden duyarak ağızdan ağza nakledilen doğru sözlerle doğruya ulaşmışlardır. Dün, evvelki gün ayak kaldıran kaleler ve surlar, geçmişteki mücahidlerin savleti ile yerle bir olmuş, toprakları hamiyetli kanları ile boyanmış, o yiğitler bugün ebediyet alemine göçmüş, fakat bahadırlara yakışır namları, atalarından gelen şanlı işleri hatır ve vicdanlarımızda diri ve kıyamete kadar kalacaktır. Büyükleri korkudan yoksun ve ulvî hislerle dolu olan atalarımızın müthiş tehlikelere göğüs gererek ve “Sabır ve sebat en uygun kurtuluş yoludur” sözleri ile iş yaparak azim ve metanet ve yüksek himmetleriyle az kuvvetle çok iş, küçük başlangıçla büyük sonuçlar meydana getirmişlerdir. Adları anılmaya layık ve himmet dereceleri ile eserleri en büyük beratlarıdır. Onlar Rum diyarına sahip olmayı daha ilk günlerinde henüz kuvvet ve kudretleri pek az iken düşündüler. Tasavvur ve ümitlerinde yanıldılar mı? Hayır! Az kuvvet fakat cesaretli bir çıkış ile Çukurova’dan ve Toros Dağları eteklerinden kopan küçük kuvvet, bugün Menteşe ve Teke ve Karahisar ve Yukarı Frigya bölgeleri ve Saruhan ve Aydın ve Karesi ve Germiyan memleketlerini  ve İzmir yalılarını ve eski Elenler’in sömürgesi olan bütün sahilleri zabt ve teshir ettiler. Bunlardan başka Ankara ve Kayseri ve Kastamonu ve Canik ve Bursa ve Çanakkale taraflarında yaşayan halkı zafer tîğlerine boyun eğdirdiler. Sözün kısası, Toros Dağları’nın beri tarafında bulunan Çukurova’dan Karadeniz’e kadar olan memleketler ve Aşağı Asya denilen kıtayı sahilleri ile beraber tamamen ve kesin olarak kendilerine tâbi kıldılar ve Bursa’yı da yeni saltanatlarına başkent yaptılar. Çanakkale Boğazı’ndan karşıya geçmek önceleri pek azlarına nasip oldu. Zira deniz vasıtaları yeterli olmadığından savaş ile Rumeli’ye geçmek zordu. Bizanslılar’ın denizde kuvvetleri çoktu. Bununla beraber korsanlık ve akıncılık, bu yolu açmak için işlerine gelen bir kılavuz olarak görülerek önceleri onunla yetindiler. İlk defa Avrupa kıtasına geçenler Gelibolu Yarımadası’nın berzahı önündeki “Helli”nin mezarının önünde olan dağ tepesini ve tepede bulunan hisarı ya taarruz veya hile ile ele geçirdiler ve orayı hareket merkezi yaparak akınlara başladılar. Daha sonra yavaş yavaş ilerleyerek ve günden güne çoğalarak civarda bulunan kalelerin kimini savaşarak, kimini hile ile alıp hükümetlerini yerleştirdikten sonra ovalara indiler. Hiçbir engel ve zorluğa uğramadan köy ve nahiyeleri alıp hisarların surlarını yıktılar. Az zaman içinde Trakya ve Makedonya ülkelerini ve Tuna kıyılarını da ve içerilerde oturan Bulgar, Arnavut, Sırp ve Yunan ve benzeri kavimleri idareleri altına alıp, büyük kaleleri ve sahil ve dahilinde nice nice büyük şehirleri ellerine geçirdiler ki, uzatmak ve saymak lüzumsuzdur. Kısaca derim ki, Tuna Nehri ağzından Sava suyunun birleştiği yere kadar iç kara kıtalarını ve Tuna ile Dalmatların ve Sava’nın beri tarafındaki Macarlar ve Arnavutlar’ın memleketlerinden güneye doğru ta Adriyatik Denizi’ne kadar olan geniş toprakları aldılar. Bu topraklarda oturanları vergiye bağladılar. Bu denizin sahillerinde alınmamış yalnız bin sekiz yüz altmış kilometrelik Mora kıyıları vardı. Ey ihtiyar fedakarlar, ey şehbaz delikanlılar! Pek iyi bilirsiniz ki büyük fetihler laf ile kolaycacık meydana gelmedi. Emeksiz devlet olur mu? Parasını ve canını feda etmeyen âşıkvuslata erer mi? Nice kanlar döküldü, nice yaralar açıldı, nice yetimler ve kimsesizler gözlerinden matem yaşları akıttı, nice ah ve figanlar gökyüzüne çıktı. Nice donatılmış kaleler alındı. Nice engin dereler ve coşkun ve geçitsiz ırmaklar geçildi. Nice yalçın kayalar arasında derbendler açıldı ve yüce sarp dağlar aşıldı. Nice geceler uykusuz, nice günler bir an dinlenilmeden geçirildi. Nice zorluk ve tehlikelere katlanıldı. İşte  ecdadımız ve büyüklerimiz tasavvurun üstünde elemler ve zorlukları göze aldırıp dayandılar. Karşılarına çıkan zorlu ve inatçı düşman ordularının hakkından geldiler. Göğüslerine uzanan kargılarını kırdılar. Kibir ve gururla çektikleri sancaklarını alaşağı ettiler. Yeis ve keder, ihmal ve tembellik nedir bilmediler. Zaman oldu ki talih kendilerine yüz göstermedi. Yine gelecekten kesinlikle ümit kesmediler, düşmanı yeninceye kadar boyun eğmediler. Hangi bir iş ki kendilerine uygun görünür, yapılmasına hemen başladılar. Arzu ettikleri bir şeyi elde etmek için yol zorluğu ve mesafe uzaklığı engel olmazdı onlara. Nefislerine, yüksek himmetlerine güvenleri vardı. Kazandıkları şeyi yeter görmeyip daima yenilerini arzu ettiklerinden durup oturmazlar ve gaza hizmeti yolunda güçlerini harcarlar ve çeşitli mihnetlere katlanırlardı. Felaket zamanında müteessir ve kederli olmazlar, nitekim başarılı geçen günlerde de aşırı derecede sevinmezlerdi. Bu sayede şanlı bir devlet kurdular ve şevketi en yüksek mertebesine ulaştırdılar. Adalet, himmet, yüksek bir hükümetin nasıl olduğunu cihana gösterdiler. Barışta ve savaşta idare ve memleketlerin korunmasında tam bir üstünlük örneği verdiler. Can, mal, silah, gemi velhasıl bütün varlıklarını feda etmek suretiyle bizlere her yönden tam ve mükemmel bir devlet bıraktılar. Şimdi bizlere düşen nedir? Hesapsız harcayanlar gibi elimizdeki mülkü çürütecek miyiz? Bizden önce gidenlerin nefis eserlerini yok edip ortadan kaldıracak mıyız? Hayır. Asla ve olamaz. Bunca faziletler ve meziyetler ile hiçbir yerde yenilmemekle kazandığımız nam ve şöhreti yükseltmeye çalışacağız. Öncüllerimize hayırlı evlatlar olduğumuzu ispat edeceğiz ve izlerine giderek ruhlarını memnun eyleyeceğiz. Bizden hayırsızlık bekleyenler pek gafildir; tembellik ve kadir bilmezlik umanlar ahmaktır. Öyleyse o gafil ahmaklara çok yanıldıklarını ispat edelim. Sizlere tarife hacet yoktur ki, Konstantiniyye şehri memleketimizin ortasında önemli bir yer kaplamaktadır. Bugünkü günde kendine güvenecek bir halde değildir. İçinde oturanlar boşalmış, uzun zaman bizlerle savaş ede ede kuvvetleri kırılarak zayıflamış, bir şey yapabilmenin kudretini kaybetmiş ve yalancı bir şöhretten başka bir şeyi kalmamıştır. Dikkat ederseniz görürsünüz ki, toprakları bahçe ve otlaktan ibaret, binaları viran, surları boştur. Bizans Hükümeti’nin bizlerle olan savaşlarını, bize verdiği zararları, katlandırdığı zorlukları, hâlâ çevirmekte olduğu yalanla karışık dolapları bilirsiniz. Bugün bile pusuya yatmış intikam almak için fırsat kollamaktadır. Ceddim Sultan Beyazıd merhum zamanında Bizans İmparatoru dış denizden ve iç denizden nice kavimleri ve Batı Fransa’dan ve Pirene dağlarından, Cetle ve Celtibres taifelerini ve Ren Nehri tarafından Cermanları ve Macar ve Ulah krallarını bizim üzerimize yürümeleri için kışkırtmadı mı ve sayısız askerlerini Tuna’dan gemilerle göndermedi mi? Bu büyük topluluk Tuna’yı geçerek sınırımızda çadır kurup devletimizin binasını tahrip ve Avrupa’dan ve hatta Asya’dan atmak ve uzaklaştırmakla meşgul değil miydi? Bereket versin rahmetli atam, Allah’ın yardımıyla bunların topluluklarını savaşla dağıtmış ve küçük büyük hepsini kılıçtan geçirmiş; kalanları da Tuna’ya döküp hepsini dalgalara bastırarak Osmanlı saltanatını kurtarmıştır. Bir süre sonra yine Bizans Hükümdarı, Moğol cinsinden Timur’u Bağdat’tan kaldırarak üzerimize musallat etti. Bilirsiniz ki bu Timur’dan neler çektik. Az kaldı ocağımız sönecekti. Lakin Yüce Allah, hanedanımıza yardımcı oldu. İşte nerede olursa olsun bize düşman bulup sıkıntılı işler çıkarmak, adamlarımızdan kendilerine kaçanların karınlarını doyurup silahlandırarak bizi birbirimize çarpıştırmak, devletimizi zor işlerden yoksun bırakmamak mesleği Bizanslılar’da hâlâ açıkça görünür. Hatta dünkü gün denilecek yakın bir zamanda bile üzerimize yolladığı Ulahi Yanko, iki üç defa Tuna’yı geçmiş rahmetli babamı zor durumlara sokmuştur. Gerek özgür  ve gerekse kul taifesinden tarafımızdan onlara kaçanlar yüzünden meydana gelen konular her ne kadar önemli ve bundan doğan zarar ve ziyan büyük ve kuşku verici ise de o konudan burada söz etmekten kaçınırım ve derim ki; biz bu şehri tamamen egemenliğimiz altına almadıkça kendi haline bıraktığımızdan fırsatı kaçırmayacak daima bize muhalif ve düşman bulunmaktan geri kalmayacak ve aleyhimize savaş ve kışkırtma ile uğraşmaktan geri durmayacaktır. Bu şehir aleyhimizde gizli ve açık her kötü işe başlamaktan bir an geri kalmamakta iken niçin bundan bize doğan ve doğacak fenalığın önünü almak için istilasına girişmeyelim. Biz sefer durumunda bulundukça her vakit o şehri hükmümüz altında tutarız gibi zan ve saymaktayız. Her akla gelenin olduğunu ve savaşların vakit ve durumun etkilerine bağlı bulunduğunu bilmiyoruz. İyi bilmeli ki uygunsuz çark istenilen şekilde dönücü değildir. Uzağı gören kişiler bu gibi hallere daima meydan bırakmaz. Fırsat kollayarak en uygun zamanda düşmanların hakkından gelmelidir. Düşmanların saldırısı olduğu zaman korunmaya kalkışmak için beklemek yerine saldırıya uğramadan hareket etmeli ve düşmanların kötü niyetlerine karşı koyma yerine onlardan daha evvel davranmalı ve bu gibi hallerde herkes düşünmeli ya hile veya savaş ile bir şey alırsa onu kâr saymalı, zira savaş tabiatı böyledir. Ve bunun şartları ve usulü yoktur. Her kim hile ve yalan kurmak veyahut davranışlarda çabukluk temin etmek gibi daha üstün bir kuvvete sahip bulunuyorsa galip olan odur. Ey tecrübe sahibi bahadırlarım! Ben durumu bu suretle kabul ederek, gerektirici nedenler bularak ve pek büyük şikayetlerden üzülmüş olarak ve şimdiki durumun dayanılmaz bir hale geldiğini görerek sizleri buraya topladım. Bu yönde hepinizin verdiğim açıklamalarla yetinerek fikirlerimde beraber olduğunuzu kesin olarak tahmin ediyorum. Ve derim ki: Ne yapıp yapıp büyük bir zevk ve neşe içinde savaşa hazırlanmalı ve bu şehri almalı! Aksi takdirde şimdiki devletimizi de ve bundan doğacak çıkarlarımızı da kendimizin saymamalı ve bunları sağlam görmemeli, çünkü bu şehir tarafımızdan alınmayıp veyahut Bizanslılar elinde kaldıkça devletimizin sallantılı ve kararsız bir halde bulunmaması mümkünsüzdür. Sözün özü bu şehri devletimize katmayı isterim. Bunu başaramazsam devleti de bunun için kaybetmeyi yeğ tutarım. Zira iyi bilirsiniz ki, bu şehir elimizde olduğu halde mevcut kudretimiz daha da artacak ve şimdiye kadar alınması mümkün olmayan yerler de alınır hale gelecektir. Lakin elimizde olmadıkça veyahut şimdiki halde kaldıkça elimizde olan yerlerin hiçbirinin emin olması ve elimizde bulunmayanların da alınması ümit edilemez. Çünkü eğer Bizanslılar şehri ellerinde tutarak, bizden zor gördüklerini ileri sürerek bir müttefik elde etmeyi başarırlarsa bunun sonucu olarak her zaman savaşlarla uğraşmaya mecbur olacağız. Çevremiz zarar verici ve cana kıyıcılarla kaplı olacağından savaşların sonucu dahi belli olmayacaktır. Zira birçok olaylar vardır ki, hiç umulmayan zaman ve yerlerde hem de hiç beklenilmeyen yerlerde olur. Savaşın uzaması ise çoklukla çeşitli zorlukların meydana gelmesine sebebiyet verir. Bizanslılar şehri kendileri korumaya muktedir olamayarak, korunmasını kendilerinden daha kuvvetli ve silahlar ve sair savaş araçlarıyla donatılmış ve pek çok askerler  ve savaş gemilerine sahip zengin kimselere verirlerse ve bunlar şehri öz mülkleri gibi sayarak daha canlı bir karşı koyma hareketinde bulunurlarsa, düşünün ki devletimiz ne gibi bir durum karşısında kalacaktır. Denizden ve karadan seçkin bir yerde bulunan ve devamlı olarak zarar vermek ve her bir talihsizliğimizde başımıza musallat olmak için fırsat kollayan ve yavaş yavaş kuvvetini kuvvetimize denk bir dereceye vardırabilen böyle büyük bir şehrin bizim için ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin ediyorum. Ancak bunu size açıklamak istemem! “Keşke düşmanın umduğu kendi başına gelse!” Böyle şeyler söylenilmesi ve işitilmesi her ne kadar üzücü ise de Allah’ın yardımıyla bize gelecek ve bizim uygun görmediğimizi getirecek şeyler değildir. Dolayısıyla biz artık laf ve lakırdı ile vakit kaybetmeyip bütün kudret ve kuvvetimizle şehrin üzerine hücum etmeliyiz. Tanrı bize yardımcı oldukça savaş için hiçbir şeyi; nüfus, para, silahlar ve saireyi kıskanmamalı ve başka bir işi buna üstün tutmamalıyız.  a ki, bu şehri ya tamamen ortadan kaldırarak kalelerini ve duvarlarını yerle bir edip tehlikesinden kurtulalım veya egemenliğimiz altına alalım. Babam ve atalarımın günlerinde olan olayları düşünür ve hatırlarsak, hiçbiriniz bu şehrin alınması mümkünsüz bir şeydir zannetmesin. Filvaki babam da atalarını da biraz evvel konu ettiğim fikirde bulunup bu şehre barışsız bir savaş açarak, büyük kuvvetlerle çevirerek uzun süre kuşatma ve açlık ile zorlama yolunu denediler, fakat yenmek ve dize getirmek mümkün olmadı. Halbuki o vakit bu şehir kendi kuvvet ve kudretiyle dayanarak karşısındaki savaşçılara üstünlük göstermiş ve askerler ve para ve silahlar ve askere lazım olan teçhizat bakımından sağlam ve mükemmel bulunmuş veyahut baba veya atamın zafere ulaşamaması, kuvvetlerinin ve savaş hazırlıklarının düşmana nispet noksan oluşundan ileri gelseydi, şimdi karar verememek ve ihtiyatlı davranmak bir dereceye kadar haklı görülebilirdi. Hepinizce bilinir ki, Sultan Beyazıd Han’ın korkutucu elinden şehri ümidin üstünde bir olay ancak kurtarabilirdi. Uygunsuz talihin böyle cilveli olayları çok değil midir? Konstantiniyye halkı artık büyük açlığa ve uzun kuşatmaya dayanamayacaklarından belli ve sayılı olan günlerin sonunda kendileriyle beraber şehri teslim etmeye aralarında karar vermişlerken, Avrupa yönünden Macar ve Ulahlar Kralı’nın beklenmedik bir zamanda Osmanlı topraklarına saldırması ve pek az vakit sonra Asya yönünden Timur belasının belirmesi mağfur hakanı Konstantiniyye kuşatmasını kaldırmaya zorladı ve onların üzerine yürümek zorunda bıraktı ve Konstantiniyye bu suretle kurtulmuş oldu. Yeri cennet olsun babama gelince, saltanatı zamanına ulaşanlara anlatmaya hacet yoktur ki, ne gibi büyük bir kuvvet ile şehrin üzerine hareket etti. Giriştiği savaş ve kuşatmada da birbiri ardı başarıları ile şehrin surlarına o kadar yaklaşmıştı ki ordusundan atılan oklar ve taştan mermiler kuşatılanlara isabet ediyordu. Bu suretle şehrin alınması pek yakın bir hale getirilmiş olduğu sırada Padişah’ın güvenini kazanmış yakınlarının bazı özel çıkarları ve kuşatılanlara gösterdikleri yakın ilgi ve belki gizli aldatışları yüzünden alınmasına pek az bir zaman kalmış olan şehrin bu kere dahi kurtulmasına sebep oldular. Haydi bu işin olması imkansız olarak kabul edelim ki bu şehir kendi kuvvetiyle istilacılardan kurtulabildi. Lakin bugün bizler ve Bizanslılar aynı hal ve durumda mıyız? O zaman bu şehrin hükümdarı ve ümerası da daha maharetli ve askerlik sanatında daha üstün ve idare işlerine daha aşina idiler ve nüfusu ve müdafiler daha ziyade ve deniz ciheti kontrolleri altındaydı. Ve bir taraftan İtalyanlar’dan yardım alırlar ve daha çok alacaklarını umarlardı ve başka yerlerden de yardım görmeleri mümkündü. Fakat bugünkü durumları ona benzetilebilir mi? Daha zayıf ve genellikle daha kötü değil midir? Belde halkı sayıca eksik ve deniz tarafından da hüküm kudreti tamamen kesilmiştir. İmparatora ve ona yakın olanlara gelince bunların mahiyeti öyledir ki, herkesin bunlar gibi hasım ve düşman olmasını Yüce Allah’tan dilemek lazım gelir diyebilirim. İtalyanlar’ın muhtemel imdat ve yardımlarına gelince bundan dolayı ümitleri boşunadır. Tam tersine aralarında mevcut bulunan mezhep kavgası dolayısıyla ilişkileri dostane değildir. Bu mezhep ayrılığı yüzünden şehrin içinde huzur ve rahat sarsıldığı ve genellikle bir karışıklık hüküm sürdüğü, iyi bir gözle bakılırsa daha birçok noksanlıklar belli olur. Bize gelince, devletimizin satvet ve kudreti pek ziyade artmış ve yükselmiş oldu. Gerek atlı gerek yaya bütün askerimiz evvelce eşi görülmemiş derecededir. Hem sayısı çok hem pek düzgün hem de silahları yönünden gayet mükemmel ve iyi donatılmışlardır. Bununla beraber kapımızın da Bab-ı âli nüfûzu bugün hala büyüktür. Paramız yeter derecede olup bu da yıllık alınan vergilerden toplanmıştır. Bizde silahlar ve makinaların ve sair kara teçhizatının çokluğu ve savaş gemilerinin de yeterliği vardır. Savaş alet ve araçlarımız her halde düşmana üstündür. Hatta bazıları onda yoktur. Adı geçen hazırlıklar böyle bir tek şehrin değil bölündükleri takdirde buna benzeyen çeşitli şehirlerin hakkından gelmeye yeterlidir. Bundan başka memleketimizin çevresinde olan denizlere malik olduğumuz gibi bu şehrin etrafını kuşatan denize de sahibiz. Biz bu denizin egemenliğini aşağı yukarı Boğazlar ile ve bunların kıyılarındaki kaleleri kendimiz için temin ettik. Karadan vedenizden bu şehri bütün bütün ayırdık. Lehimize olarak başkaca da üstünlük sebepleri vardır ki, işte bunların hepsine dayanarak şehrin bize karşı dayanması ve elimizden kurtulma fırsatı yoktur. Bunu elimizde silah olarak hücumla ve zorla alacağımıza veyahut uzun süre kuşatarak alabileceğimize kesinlikle emniyet ve vicdani kanaatim vardır. Ancak bize pek lüzumlu olan cihet bu işi geciktirmeyerek, düşmanın aleyhimize hareket ve tahriklerine vakit vermeyerek mümkün olduğu kadar çabuk kuvvet ve üstünlüğümüzü göstermeli ve Konstantiniyye’nin bizim olduğu halde, bu şekilde kalmasının ihmal ve korkaklık veyahut kuvvetsizliğimizden ileri gelmeyip mühlet vermemizden ileri geldiğini âleme gösterelim ve ispat edelim. Bununla beraber atalarımızın büyük işlerini ve kahramanlıklarını ve seçkin seciyelerini kötülemeyelim. Bu kadar genişleyen ve kuvvetlenen devletin sınırları ortasında bulunan bir şehrin aleyhimizde zorbaca bir durum almasına ve devletimize devamlı olarak her bir veçhile suikast yapmasına müsaade etmeyelim. Kendimizi atalarımıza layık olmayan bir halef olarak göstermeyelim. Tam tersine onların en has soyundan olduğumuz ve şefaat ve meziyetleri taklide muktedir olduğumuzu gösterelim. Zira onlar nice korkular ve zorluklar ile az zaman içinde bütün Asya ve Avrupa’daki bu toprakları ellerine geçirerek hakim ve mirasçı oldular. Nice büyük şehirleri hükümleri altına aldılar. Müstahkem ve sağlam kaleleri fetih ve istilaya muvaffak oldular. Sayısız millet ve kavimlere galip geldiler. Biz de bu şehri az bir zahmet ve külfetle zaptettikten sonra bir kaleden çıkar gibi hemen hareket ederek kısa zamanda arda kalan kıtalar üzerine hücum edeceğiz, hiçbir engel bizi ilerlemekten alıkoymayacak  ve diğer kavimlerin hiçbirisi kuvvet ve kudretimize dayanamayacaktır. Allah’ın yardımıyla az zaman zarfında kara ve denizin sahibi olacağız. Artık mühlet vermeye ve işi uzatmaya sebep ve lüzum yoktur. Öyle bir fikri yürütmeye ve öyle bir amaca hizmete vücudumuzu vakfedelim ki, ya bu şehri alalım veyahut alınması uğruna çarpışarak hepimiz ölüme razı olalım. Ben himmet ve hamiyet göstermekte sizlere daima örnek olacak ve zorluklarınızı paylaşacağım. Birinci safta bulunacağım. Herkesi hak ettiği nisbette taltif ve hizmetleri pek üstün olanları armağanlara boğacağım, bu suretle herkese tehlikeler içinde şan ve şeref kazanmayı öğreteceğim.”

                       

 

HAK VE HAKİKAT PARTİSİ GENEL MERKEZİ



Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   1851 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın