RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN ADIYLA BAŞLARIM

ÇAĞDAŞ YENİ DEMOKRATİK OSMANLI HAREKETİ BAŞKANLIK SİSTEMİ 

ALLAH TEALA’NIN kanunları hiçe sayıldığında, Millet iradesinin ortaya konularak, parlamenter sistem ile yönetilme şekli, günümüz dünyasında en iyi yönetilme şeklidir. Osmanlı böyle yapmadı. Osmanlı devleti otoriter ve monarşik  rejim ile devletini altı yüz sene idare etti. Türkiye doksan senedir hala demokratik sisteme geçemedi. Cunta zihniyetinden kurtaramadı. Dünya üzerinde bütün yönetim şekilleri denendi. Biz farklı bir şekilde bakıyoruz olaya. TÜRKİYE HALA OSMANLI RUHUNU yakalayabilir.

Osmanlı İdeolojisi yada Osmanlı Ruhu diye özetlediğimiz yönetim şekli anlaşılabilmesi için öncelikle Osmanlı Devleti doğru bir şekilde tanınmalı, etüt edilmeli ve incelenmelidir. Osmanlı Devleti nasıl oldu da altı yüz küsür sene dünyaya adaletle hükmetti? Böyle bir yönetim şekli mümkün müdür? Günümüzde böyle bir sistem uygulanabilir mi? Bizce evet!!!

Osmanlı Devletini kuran Padişahların ortak özellikleri İslam dinine tam bir bağlılık içinde olmaları idi. Temelde bu İslami ahlak yapısı ile yapılanan Osmanlı Devletinde Padişahlar hukuki ve şer’i meseleleri kadılara ve ulemalara bırakmışlardı. Hukuk ve İslami hükümler karşısında Padişahla sıradan bir vatandaş arasında hiçbir fark yoktu. Zaten hukuk İslami hükümlere göre idi. Yani İslam Hukuku işletiliyordu.   Bu anlayış Osmanlı’nın yükselmesinin sebeplerindendir. Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmet Han’ı bir kadı karşısında diz çöktüren adalet anlayışı bir milletin ve devletin yücelmesine tek başına da yeterlidir. Bu şekilde halkı ile özdeşleşen Padişahlar halk içinde adalete ve devlete tam bir güven ve bağlılık oluşturmuşlardır. Halk bu şekilde devleti kendi namusu görmüş ve Padişahı da Sultanı bilmiştir.  Devletin ve idare sisteminin halk ile uyuşması ile başarı elde edileceği kesinken büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti devletinde laik bir sistem yerleştirilmeye çalışılırken Anayasadan “devletin dini islamdır” ibaresi kaldırılarak halk ile devlet arasında bir gönül köprüsü oluşturan bu unsur yok edilmiştir. Adalet mekanizması sadece kâğıt üzerinde yazılan ve halk tarafından benimsenip uygulanmayan temellere bağlanmıştır. Halk devleti kendinden ayrı bir yapı olarak görmeye başladıkça ve devletin adalet gibi etkin kurumlarında bulunanlar başta bahsettiğimiz ahlaki yapıdan uzaklaştıkça bu çatlak büyümüş ve devlet ile millet çakışır çatışır hale gelmiştir. Yüce Divan olarak bilinen en üst mahkemelerden bile yolsuzluk dosyaları siyasi bir şekilde geri döndükçe halk devleti kendi menfaatine çalışan bir “karşı” grup olarak gömüştür.

Halk ile devlet barışık olmadıkça hatta halk devleti kendi namusu, kendi binası görmedikçe,  devletin bekasını kendi refahı görmedikçe aynı şekilde devlette halkı kendi parçası ve organı görmedikçe yani halk ile devlet bir bütün olmadıkça devlet yücelmez yükselmez ve halk huzur bulamaz. Devlet idarecileri Müslüman halkı irticacı, Kürt- Türk, alevi – Sünni gibi sınıflara ayırıp kendisine düşman olarak görmekteyken, halka türlü bahanelerle namlu çevirirken halkın devletin faydasına çalışmış olması beklenemez.  Halk ile devlet ancak ve ancak İslami çimentosu ile özdeşleşebilir ve bir bütün olabilir. Zira Haklı ve adaletli olan ulul emre itaati bu Müslüman halkın dini bir vecibe olarak görmektedir. Yani halk tabanında sağlam bir şekilde yerleşmiş İslami yapı gereği halk adaletli gördüğü yöneticiye zaten dini bir vecibe olarak itaat edecektir. Sorun devletin halkından kopuk bir yapı ile yapılanmasıdır. 

Dünya’da birçok yönetim şekli denenmiş ve deneniyor. Bunlar bulunduğu coğrafyada yaşayan insan gruplarının kültürlerine, ahlaki ve sosyal yapılarına ve etkin güçlerin dünya görüşlerine göre şekilleniyor. Neticede denenen onlarca yönetim şekli iflas etmiş ve halklarını ortada bırakmışlardır. Zaman içinde net şekilde ortaya çıkmıştır ki; İnsanın yaradılışına en  uygun olan yan İslami ahlak yapısı ile yapılanan Osmanlı İdeolojisi dışında hiçbir ideoloji , bu topraklarda halk tabanında kök  salamamış ve gönüllere yerleşememiştir. Bu topraklar vurgusunu özellikle yapıyoruz çünkü üzerinde yaşadığımız topraklar, manevi ve stratejik açıdan dünya ve üzerindeki ülkeler için kilit konumdadır. Mezopotamya , Asya, Avrupa, Güney ve Kuzey denizleri bu topraklardadır. Tarihin gördüğü en şanlı İmparatorluklar bu topraklarda filizlenmiş yaşamış ve yok olmuştur. Bu sebeple dünya gözünü buradan alamamıştır, alamaz. Yine bu sebeple bu topraklar için düşünülecek yönetim şekli, uygulama ve teknik açıdan bu topraklara uygun olmalıdır. Buna göre bir sistem uygulanmak zorundadır.

Sistemler milleti belli bir ideolojiye göre yapılandırmaya çalışırlar. Bu yapı eğer halk tarafından kabul görmezse sindirilemez ise sistem çalışmaz ve bugünkü gibi tıkanır. Halk rejimi denilen bir yönetim şekli adı altında halkına “düşman”  diyen bir sistem zaten çalışamaz. Osmanlı Devleti teknik olarak otoriter bir monarşik sistem olarak görülse de halk tabanı olan bir sistem bir ideolojidir. Zira Osmanlı İdeolojisinde hüküm hükümdarın olsa bile “hak tebanındır” düsturu ile devlet ve milletin gönül bağı altı yüzyıl boyunca kendini göstermiştir. Böylece tarihte çağ açıp çağ kapatan bir devlet yapısı meydana gelmiştir.

Devleti oluşturan yapı taşı insandır. Yani devlet ve insan ayrı düşünülemez. İnsanın genel yapısı , ahlaki durumu devletin yapısını teşkil eder. Alim ve amirler ahlaki yapıdan uzaklaştıkça devlet organları kangren olmaya başlar ve çürümeye yüz tutarlar. Günümüzün en büyük yarası da budur.  Kanunlar ne olursa olsun o kanunu işletecek olan insandır. Doğru insanı doğru yere yerleştiremezseniz sistemi işletemezsiniz.

Yönetim şekli yada sistemi tam manası ile halka uygun olmalıdır. Yada başka bir deyişle sistem halk için olmalıdır.Ancak bu şekilde halk sistemi benimser ve Osmanlı örneğinde olduğu gibi canı ve kanı pahası yüceltir ve korur. Halka rağmen bir yönetim sistemi işleyemez.        

Örneğin, sosyal örgütlenme üzerine bir kuramsal sistem ve üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı bir politik hareket olarak tanımlanan Komünizm temelde tek tip millet oluşturmayı öngörmüş bir rejimdir. Bir başka deyişle Komünizm milleti köleleştirip devleti yüceltmeyi öngörmüş fakat devleti yüceltecek olanın millet olacağı gerçeğinden uzak olduğu için kendi içinde düşmanlar yetiştirerek kendi sonunu hazırlamıştır. Sonuç fiyasko!  Sovyetler Birliği yakın tarihte önümüzde duran güçlü bir örnektir. “Süper Güç” olarak nitelendirilen Sovyetler Birliği kendi kendini bitirmiştir. Adı sosyalist yani toplumcu , bir başka deyişle halkçı olsada halkı makineleştirip kullanmak temeli üzerinde kurulmuş bir sistemi halk ilk fırsatta dışlayacaktır.

Bu gün sol görüşlü partilerin halkçılık anlamında , halkı , toplumu kucaklamak anlama-ında sınıfta kalmalarının sebebi de budur. Halk kendi gibi olmak ister. Tarihsel dokusu , dini ve örfi gerekleri ile devlet tarafından vatandaş olarak kabul görmek ister.

Ülkemizde eğitim müfredatı açısından ilokuldan itibaren insanlarımıza kötü olduğu aşılanan monarşik yapılanma, yine bugün dünyanın süper gücü dediğimiz, yada demokratikleşmede dünya açısından lokomotif konumda olan ülkeler tarafından benimsenmektedir. Bu gün kırka yakın ülke monarşik bir sistem ile (krallıkla) yönetilmektedir. Başta İngiltere, Belçika ve Japonya gibi bazı ülkeler bu gün  “Parlementer monarşi” yada diğer adıyla “Meşruti monarşi” ile idare edilmektedir. Bu sisteme göre parlemento seçim ile seçilir ve yasal düzenlemeleri yapar. Ama krallık muhafaza edilir  ve kendine ait kanunları ve kuralları ile ülkenin yönetiminde söz sahibiolur , ülkeyi temsil eder. Zaman içinde krallığın yönetimde etkisi azaltılmış ise de tam olarak ortadan kaldırılmamış , hatta iftihar sebebi sayılmıştır. Japonya gibi kültürel değerlerin önemsendiği ülkelerde, kralın yada krallığın halk ve dolayısı ile devlet üzerinde etkisi çok daha fazladır.

Dünyada uygulanan bir başka sistem de Başkanlık sistemidir. Bu sistemin en güçlü örneği Amerika’dır. Amerika Birleşik Devletleri olarak adlandırılan Federal devlet , kırksekiz eyalet, Kıta Amerikası ve federal bölgeden oluşmaktadır. Eyaletler Eyalet Valilerince yönetilir ve içişlerinde serbesti vardır. Valiler halk tarafınfan seçilir. Bazı federal yapılanmalarda eyalet valileri merkezi yönetim tarafından seçilmektedir. Avusturalya buna örnek olablir. Başkanlık sistemi aşağıdaki özellikleri taşır:

Devlet başkanı yasa önermez fakat yasama organının (parlamento) yaptığı yasaları veto etmek hakkına sahiptir. Buna rağmen yasama organından nitelikli bir çoğunluk bu vetoyu iptal edebilir. Bu yöntem İngiliz Monarşi sisteminde herhangi bir yasanın kraliyet onayı olmadan yürürlüğe konamayacağı konseptinden türetilmiştir.

Sabit bir başkanlık süresi vardır. Seçimler planlanmış tarihlerde yapılır. Güvensizlik oyu ile hükümet düşürülüp erken seçimler düzenlenemez. Bazı ülkelerde devlet başkanının kanunları ihlal ettiği durumlarda "Impeachment" denilen meclis soruşturmasıyla erken seçimlere gidilmesi şeklinde istisnalar vardır.

Yürütme erki tektir. Kabine üyeleri devlet başkanıyla birlikte çalışır ve yürütme ile yasama organlarının ilkelerini tatbik etmek zorundadırlar. Başkanlık sisteminde devlet başkanının bakanlar kurulu için önerdiği adaylar ve hakimler yasama organı tarafından onaylanmalıdır. Devlet başkanı; kabine üyeleri, ordu veya yürütme erkinin herhangi bir çalışanını doğrudan yönetme hakkına sahiptir. Fakat hakimleri fesh etme veya emir verme gibi bir yetkisi yoktur.

Yasama ve yürütmenin ayrıldığı yönetimlerde suçtan hüküm giymiş mahkum ve suçluları affetme veya cezalarını hafifletme genelde devlet başkanının elindedir.

"Başkan" terimi yalnızca başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelere has bir ifade değildir. Örneğin popüler olsun veya olmasın, yasal yollarla seçilmiş olsun veya olmasın bir diktatör de başkan olarak isimlendirilir. Aynı şekilde bunun tersi olarak pek çok parlamenter ve demokratik sistemlerde de devlet başkanı makamına büyük ve şatafatlı törenlerle geçer.

 Aslî özellikler

Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir.

Yürütme organı tek kişiden müteşekkildir.

Yasama yürütmeyi feshedemez.

 Tali özellikler

Tali özellikler başkanlık sisteminin olmazsa olmaz şartları değildir. Başkanlık sistemi için yukrıda belirtilen üç asli özelliğin olması yeterlidir. Başkanlık sistemi aşağıda belirtilen tali özelliklerden birini taşımıyorsa başkanlık sistemi olmaktan çıkmaz.

Yürütme yasamayı feshedemez.

Yürütme organında görev alan bir kişi aynı anda yasamada da görev alamaz.

Başkan, yasama organının çalışmasına katılamaz.

 Devlet başkanının özellikleri

Bazı ulusal başkanlar monarşilerde olduğu gibi devletin yalnızca sözde başkanı hükmündedirler. Hükümette aktif değildirler. Tamamen başkanlık sistemiyle yönetilen rejimlerde ise başkan halk tarafından yürütmenin başı olarak seçilir.

Bu tür yönetimlerde devlet başkanı ile hükümet başkanı arasında ayrım yoktur. Bazı parlamenter sistemlerde monarşinin gereği olarak sembolik bir devlet başkanı vardır. İrlanda ve Portekiz buna örnektir.

Güney Afrika gibi bazı ülkelerde yasama organı tarafından seçilen güçlü devlet başkanları vardır. Bunlar başbakan gibi aynı yolla seçilirler ve hem hükümet hem de devletin başıdırlar. Botswana, Marshall Adaları ve Nauru buna örnektir.

Bu saydıklarımız ve daha birçok yönetim şekli deneniyor.  Dikkat edilmesi gereken şudur ki hepsi toplum yapısına göre şekillenmektedir. Toplumun yani halkın ihtiyaç ve beklentilerini en iyi şekilde karşılmakla yükümlü olan sistemler asli vazifelerini ifa etmek için halka göre şekillenmek zorundadırlar.

Osmanlı Ruhu – Osmanlı İdeolojisi dediğimiz yapı, insanın yaradılışına, bu topraklarda yaşayan insanların sosyal, kültürel,  ekonomik , siyasi , her açıdan gereksinimlerine en uygun olan yapıdır.Bunu Osmanlı ‘da sisteme ve yaşanan bazı vakalara bakarak genişletelim.

OSMANLI DA  YÖNETİM

OSMANLI DA  HUKUK-ADALET

 Adalet Osmanlı Devletinin en temel yapısı, en güçlü tarafı idi. Hak ve adalet söz konusu olduğunda akan su dururdu. Bu gün dünya üzerinde adaletten söz edildiğinde akla gelen en büyük örnek Osmanlı da uygulanan adalet yapısı, adalet sistemidir.

Bilinir ki Osmanlı monarşik bir yapı ile yönetilmekteydi. Yani Padişahın sözü kanundu. Fakat o kanun belli şerri hükümlere göre ve adaletli  kanun adamları tarafından uygulanırdı. Başta da sözettiğimiz gibi adalet karşısında bir padişah yada sıradan bir vatandaşın bir farkı yoktu. Tarihten bir anekdot aktaralım. Osmanlı Padişahlarının en Şanlı olanlarından ve dünyanın gördüğü en büyük hükümdarlardan biri. Çağ kapatıp , çağ açan zat.  Evet Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri ile bir rum arasında geçen ve çoğu kişi tarafından bilinen bir mesele. Yapılması düşünülen caminin arazisi üzerinde bir rum un hakkı var . Bakınız mesele nasıl çözülüyor ;

Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:

"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum."

Biliyorsunuz, her arazinin bir rayiç bedeli vardır. Yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği, aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Bir alt hududu , bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor. Ama Rum vermemekte ısrarlı. Bir Hristiyan olduğu için caminin kurulmasına gönlü razı olmuyor.

Fatih Sultan Mehmed ise "O kadar para verdiğim halde, bu adam arsayı vermiyor. Demek ki bunu, inadından yapıyor; nefsani ir davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani." diye düşünyor.

Ve sonuçta Rum'un arsasını alıyor , camiyi yaptırıyor.

Adam perişan. Sonra, diyorlar ki:

"Ya, bu kadar üzüntünün sebebi ne?"

"İşte, yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan padişah; daha ötesi yok. Onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre. Her şey bitti!" diyor.

Diyorlar ki:

"Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır."

"Yani? Ne demek istiyorsunuz?" diyor.(Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.)"

Diyorlar ki:

"Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın, Padişah da olsa, o hesabı görür."

Adamcağız hiç inanamıyor böyle bir şeye; ama diyor hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim.

Ve kadıya müracaat ediyor.

Adamın gözleri hayretten açılıyor; Fatih Sultan Mehmet mahkemeye geliyor. Padişah ayakta, kadı efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmed, adamın arsasını zorla iktisab etmektan suçlu bulunuyor ve elinin kesilmesi kararı alınıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek; ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer.

Bu kanuna göre teklifte bulunuluyor.

Deniyor ki:

"Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan, o ödemese bile (Padişah ödemese bile) onu sana beytülmal öder. Razı mısın?"

Rum: "Şey..." Bir Padişaha bakıyor, inanamıyor, sonra: "Tabiî razıyım. Razı olmaz mıyım? O, Padişah. " diyor.

Fatih Sultan Mehmet diyor ki:

"Benden beytülmalın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim. Ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata."

Ve kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor:

"Padişahım, şu ana kadar ben Allah'ı temsil ediyordum. Ben oturuyordum, siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz, mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, size tâbî olan, sizin imparatorluğunuzun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer." (Türk Devlet Geleneği, s. 245, MEB.)diyor.

Bu ve bunun gibi fasiküller  dolusu tarihi anekdot net ve şüphesiz bir şekilde ortaya koyuyor ki Osmanlı Adaletli idi.

Osmanlı da adalet genel olarak Kadı lar tarafından sağlanmakta idi. Bu kurum bu günki Hakim ile karşılaştırılabilirse de esasen çok üstünde bir kurumdu. Osmanlı da Kadılar Adaletin simgesi, ve devletin bekasının muhafizları olarak görülürlerdi. Hilafet döneminde ve öncesinde kadılar Dini ve örfi meselelere tam hakim bir bilgi donanımı ile donanmış adil, vakur kimselerdi. Toplumun en üst düzey insanları olarak sayılırlar ve halk tarafından haklı bir saygıya muhatap olurlardı.

Kadılar en üst düzey medrese eğitimi almış, nitelikli kişilerden seçilir ve İslam fıkhına hakim bir ilme sahip olmaları şartı aranırdı. Günahkar ve fasık olanlar kadı olamazlar, Kadı iken bu şekilde fiilde bulunanlar en adil ve en çabuk şekilde cezalandırılıp görevlerinden alınırlardı.

Bir açıdan Halife nin temsilcisi olarak görülen kadılar yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu gibi geniş topraklara sahip bir devleti hukuk ve adaletle ayakta tutmayı başarmışlardır.

Aynı ahlaki yapıya sahip kadılar tarafından yürütülen Osmanlı Adaleti-İslam Adaleti  sadece verilen  kararlardaki adalet ve yüksek feraset ile değil, yargılama hızları ilede takdire şayandır. Nitekim  Batılıların bu konudaki görüşlerinden birkaç örnek:

"2 veya 3 celsede nadirdir, ekseri dâvâlar bir celsede hükme bağlanır." (d'Ohsson, VI, 204-5).

"En mühim dâvâlar, bir saat içinde hükme bağlanır. Hüküm, derhal infaz edilir. Avrupa'da olduğu gibi hükmü geciktirecek oyunlardan hiçbiri tatbik edilmez". (Sir Paul Ricaut, II, 327).

"XV. asrın sonlarında Türk adaleti, dünyanın en liberal, şefkatli ve doğru adaleti idi." (Cantacasin,14-5).

Esir olarak birkaç yıl İstanbul'da kalan ve Türkiye'de gördüklerini İspanya kralı II. Felipe'ye takdîm ettiği eserinde anlatan bir İspanyol müellifinin müşahedeleri şu şekildedir: (Kânûnî Devrinde İstanbul, 95-102).

"Türk'ün adaleti, Hristiyan olsun, Mûsevî olsun, müslüman olsun, herkese eşit şekilde tatbik edilir. Kadı'nın kürsüsü üzerinde Kur'ân'ın yanında bir haç ve bir Tevrât bulunur. Kadı, Hristiyan'a haçı, Mûsevîye Tevrât'ı öptürerek yemin ettirir."

"Türkiye'de iltimas mektubu geçmez. Adaletlerinin en iyi yanı, dâvâların kısa sürmesidir. İspanya'da olduğu gibi, 'nasıl olsa dâvâ bitmiyecek' diye haklı taraf, haksız tarafla uyuşmaya mecbur bırakılmaz. Gerek kadı mahkemesinde, gerek Dîvân-ı Hümâyûn'da dâvâlar bitince mübaşir: 'Kimin maslahatı var?' diye üç defa bağırır. Dâvâlar bitmeden kadı veya kazasker, kürsüden kalkamaz..."

Osmanlı Devleti halkı ile bütünleşmiş bir devletti. Halk adalet istiyordu ve Devlette zaten adaletli idi. Öyleki ; Yargıç – Hakim konumunda olan Kazaskerler, kadılar, devlet otoritesi tarafından hanefi meshebinden seçilseler de diğer mesheplere , hatta dinlere göre hüküm verecek ilme sahip olmaları bir zorunluluktu.

Kadılar, gayrimüslimler arasındaki ihtilafı onların dini alimlerine danışarak hükme bağlarlardı. Hatta bu sosyal hulkuk yapısı o kadar ileri bir düzeye gelmişti ki Patrikhaneye kendi içinde yargılama yetkisi bile verilmişti. Bu durum ta ki Patrikhane suistimale yönelip kararlarını “Kanun” diye adlandırmaya başlayana kadar devam etmiştir.

,Günümüz demokrasisinin en üst düzeyde olduğu İngiltere, Şanlı Osmanlı’nın asırlar önce ulaşmış olduğu bu üst düzey yapıya gelebilmek adına bir adımı  ta 2007- 2008 yılında atmış Bu konu ile ilgili ajanslardan “  Anglikan Kilisesi lideri Canterbury Başpsikoposu Rowan Williams İngiltere'de şeriat mahkemelerinin uygulamaya konmasını teklif/tavsiye etmişti. Bugünlerde tavsiye yerine getirildi ve daha önce Müslüman halkın resmi olmayarak kurup işlettikleri şeriat mahkemeleri resmileştirildi. Karara göre başkent Londra başta olmak üzere, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Birmingham, Bradford, Manchester, Warwickshire'da bölge mahkemelerinin bünyesinde hizmet verecek olan şeriat mahkemeleri, boşanma, aile içi şiddet, mali anlaşmazlıklar gibi sosyal konularda söz söyleme hakkına sahip olacak. “ şeklinde bir haber geçmiştir.

Osmanlı sonuç olarak Adalet sistemi açısından çağlar üstü bir yapı ortaya koymuştu.Ne yazık ki günümüzde kanunlarımız fiili durumu çoğu alanda karşılamamakta, karşılayanda ahlaki yapıdan uzak olunmasından dolayı uygulanamamaktadır.

OSMANLI DA SOSYAL YAPI

Yöresel olarak şekillenen bir çok sosyal grup sayılabilir. Fakat genel manada başlıca şu sosyal sınıflar mevcuttu;

Askeri sınıf (Memur- asker vs.) devlet adına çalışanlardan oluşurdu. Bunların diğer sınıflardan farkı devvlete vergi ödememeleri idi. İlk bakışta bu ayrım olarak gözükse de Kendilerine hak ettikleri ve rahat geçinecekleri bir miktar devlet tarafından ödenir ve bu günkü gibi türlü isim ve şekillde kesinti olmazdı.

İkinci bir sınıf esnaf ve tüccardan oluşan şehirli sınıftı ve diğer bir sınıf reaya denilen halktı. Reaya tanımı sadece köylü halkı değil müslüman – gayri müslim bütün tebayı kapsamaktadır.

Dikkat çekici olan reayanın geçiminin padişahtan sorulmasıdır. Yani en alt sınıf diyebileceğiniz grup en üst makam üzerinde hak sahibidir. Dolayısı ile En üst merci olan Padişah bile kendisini halkının hizmetçisi hatta kölesi görmüştür. Yavuz Sultan Selim Han ın  kölelerden görüp köle takması bunun örneğidir.

Osmanlı Devleti halkı ile beraber anılır. Zira birçok kere belirttiğimiz gibi devlet ve halk ayrı düşünülmemelidir, düşünülemez. Halk Osmanlı nın kuruluşundan itibaren İslam Ahlakı ile o kadar özdeşleşmişti ki; şehirlerin belli yerlerinde sadaka bırakılan açık yerlerden ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacı kadar alıp fazlasına dokunmaması halkın ne kadar üst düzey bir yapıya kavuştuğunun göstergesidir. Dikkat edilmesi gereken halkın bu seviyeye nasıl geldiğidir. Buna bakıldığında adalet ve yargı sisteminin oturmuş olması, cezaların caydırıcı olması ve halkın genel manada dindar insanlardan oluşması gelir.  Hal aile içinde ve sosyal hayatında dini bir vecibe olarak ahlaklı ve üst düzey bir insani yapıda yaşamaktadır. Dünya’nın bugün bile özlediği demokratik sosyal hayat düzeni bizim kendi ceddimiz tarafından bundan birkaç yüzyıl önce yaşanış, yaşatılmış ve nesillere miras bırakılmıştır.

Osmanlı sosyal hayatını daha net anlatabilmek için tarihi vakalardan birini daha hatırlayalım. Fatih Sultan Mehmet Han bir gün yiyecek maddelerinin kalitesini ve tücarın gelir durumunu kontrol etmek, hemde çıkmayıdüşündüğü sefer hakkında halkın durumunu araştırmak amacıyla tebdili kıyafetle çarşıya çıktı. Bir dükkana girip selam verdikten sonra;

“Yarım batman yağ, yarım batman peynir ve yarım batman bal veresiz!” dedi.

Dükkan sahibi yarım batman peyniri tartıp parasını hesap ettikten sonra;

“Ağam, diğer isteklerinizi de karşı komşumdan alasız. Zira onun malı hem daha maklbudur, hem de daha siftah etmedi.” dedi.

Padişah ikinci dükkana varıp oradan da yarım batman peynir alınca, bu dükkan sahibi de;

“Allah-ü Teala’ya şükürler olsun siftahımı ettim. Hem de çocuklarımın nafakasını çıkardım. Bundan sonrası kârdır. Diğer isteklerinizi de komşumdan alasız. O daha siftah etmedi.” deyince Fatih Sultan Mehmet Han;

“Bu milletteki ahlaki doğruluk yok mu, ona dünyaları fethettirir. Milletin saf ahlakına zarar verenleri Allah-ü Teala kahretsin.” dedi.

Evet o zaman öyle yaşıyorduk ve cihan devleti idik . Şimdi Avrupalılaşmak, batılılaşmak yada “çağdaşlaşmak” gibi adlarla bizi nereden nereye getirdiklerini daha net görüyoruz.

OSMANLI DA EĞİTİM

Adaletli bir yönetim ancak adaletli insanlarla olur. Bir Cihan Devleti de Cihanşumul insanlarla olunur.  Osmanlı Devleti bunun bilinci ile eğitime birinci derecede  önem vermiştir. Çocuklar çoğunlukla dört yaşlarında eğitime alınmış ve sıbyan mektepleri gibi bir çok medrese ve eğitim kurumu ile örnek insan yetiştirmişlerdi. Eğitim sadece eğitim kurumlarınca yapılmazdı, aile  ve toplum da bu görevi üslenmiş durumdaydı. Ayrıca halkın büyük çoğunluğu dergah ve tekkelerde bir mürşit tarafından eğitilir durumdaydı.  Eğitilen zat bazen sıradan bir insan olduğu gibi bir Padişahta olabilir di. Osmanlı Padişahlarının hemen hepsi bir Allah dostu ile beraber olmuş, onun dizi dibinde nefsi ve ruhi açıdan kemale ermiştir. Nefsi ve ruhu kemal bulan yada o yolda olan  bir Padişah elbetteki hertürlü meselede Hakkı gözetmiş ve her işini en üst düzeyde hakkını vererek yapmıştır. Bunun dışında eğitim kurumları açısından eğitimin en temel odası medreselerdi.

Orhan Gazi, 1330'da İznik ve daha sonra Bursa Medreseleri'ni kurdu. İlk ciddi orta öğretim ve müesseseleri bunlardır. Bursa Medresesi gittikçe gelişerek, Yıldırım Bayezid zamanında (1389-1402) tıb dahil, yüksek ilimler okutulan bir üniversite haline geldi.

XVI. asrın ortalarında Süleymaniye Medresesi'nin açılması ile Türkiye, kesin şekilde, İslâm dünyasının en üstün eğitim veren müesseselerine sahip oldu.

Sınıf usûlü yoktu. "Sofra" veya "talebe-i ulûm" denilen medreseli, kabiliyetine göre bir basamağı birkaç yılda da, birkaç ayda da bitirilebilirdi. 25 yaşında müderrisliğe çıkan kabiliyetler de az değildi. Her derece, o derecenin müderrisinin icazeti ile tamamlanırdı. Müderris, okuttuğu mevzuu öğrendiğine kanaat getirdiği softanın, bir üst dereceye başlamasına izin verirdi. Müderrisin dersi, umuma açıktı. Softa olmaya lüzum yoktu. İsteyen her vatandaş, gelip dinleyebilirdi. Büyük müderrislerin dersleri, bu yüzden çok kalabalık olurdu, medresede yapılamaz, avluya çıkılırdı.

Okuyan softaya her türlü sosyal güvenlik sağlanmıştı. Bedava yer içer, yatıp kalkardı. Softanın yemeği ve yatacağı yerinden başka kitabı, mumu, odunu da sağlanmıştı. Fatih Medresesi'nde softaların yatıp kalkması için 300 oda vardı. Her odada 4 veya 5 softa yatıp kalkardı. Gündüz devam eden talebenin de aynı sayıda olduğu kabul edilirse, yalnız Fatih Üniversitesi'nde XVII. asır ortalarında 3000'e yakın talebenin bulunduğu anlaşılır. (Evliyâ I, 314-5

Böyle muazzam teşkilatı olanlar yanında, mütevazı, bugünkü ortaokul seviyesinde medreseler de pek çoktu.

Tarikatlardaki mürşid-mürid geleneği, ulemây-ı rüsûmu yetiştiren medrese öğreniminde de vardı. Hoca-talebe münasebetleri, bugünkü gibi değildi. Hoca, talebesine her bildiğini verebilmek için çok büyük gayret gösterir ve yetiştirdiği talebe ile iftihar ederdi.

Bir ağacın kalitesini verdiği meyveden anlayabilmemiz gibi, Osmanlı eğitim sisteminin kalitesini de yetiştirdiği, dünyaya yol gösteren örnek insanlarından anlıyoruz.




0 Yorum - Yorum Yaz