İlkelerimiz

İlkelerimiz

EMANET

İslâm, mensuplarından Allah ve kul haklarının muhafazası için uyanık olmalarını istemiştir. Bunun sayesinde Müslüman ifrat ve tefritten de kurtulmuş olur. İslam Müslüman’dan "Emin" olmasını talep etmiştir.

İslâm nazarında emanetin çok geniş bir alanı vardır. O, çeşitli manaları havidir. Emanetin esas noktası, kişinin yapmakla sorumlu olduğu tüm vazifelerin şuurunda olmasıdır. Kısacası, gelecek hadiste açıklanacağı üzere Allah'a karşı sorumlu olduğunun idraki içinde bulunmasıdır. "Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mesulsünüz. Devlet başkanı bir çobandır. Güttüğünden mesuldür. Erkek, evinde çobandır. O, evdeki ailesinden mesuldür. Kadın, kocasının evinde çobandır. O, güttüklerinden mesuldür. Hizmetçi, efendisinin evinde çobandır. O da güttüklerinden mesuldür."

Emanetin bir manası da her şeyi yerli yerine koymaktır. Ehil olmayana makam verilmez. Vazifeler yetenekli kişilere devredilir. İdari mevkiler ve umuma ait işler çok yönlü bir şekilde mesuliyeti gerektiren hususlardır.

Rüşvet veya meyil neticesi, daha ehliyetli biri varken başkasını görev başına getirmemiz büyük bir cinayet sayılır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kim daha ehil biri varken başka birini bir bölük (iş) başına getirirse, Allah'a, Peygamberine ve Müslümanlara hıyanet etmiş sayılır."
Allah u Teâlâ ise bu konuda şöyle emreder;

"Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmedeceğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."

(Nisa: 58)

 

EHLİYET

İnsanın leh ve aleyhindeki haklara sahip olabilmesi, teklife muhatap olma hâli.

Sözlük anlamı ehliyet; lâyık ve yeterli olmak demektir. Ayrıca; iktidar, liyakat, istihkak, maharet ve mensubiyet manalarına da kullanılır. Arapça "ehl" kelimesinden türemiştir.

Ehliyet sahibi olmak, aklıselim olmayı gerektirir. Özellikle dünya nimetlerine karşı zaaf sahibi olanlar ehil ve ehliyet sahibi sayılamazlar. Ehliyet sahibi olmak, üstün özellikler sahibi, sağlam karakterli, emin, güvenilir ve önder olmayı gerektirir.

LİYAKAT

Liyakat, layık olmak demektir. Hizmete layık olanlara emanet teslim edilmelidir. Eğer layık olmayanlara, liyakatsiz kişilere görev verilirse, başarısızlık kaçınılmaz olur. Adam kayırmalar, eş-dost ilişkileri, çıkar ilişkileri başlar. Liyakate sadık kalmayan ve onu benimsemeyen devlet yönetimleri, insan hakları ihlallerini de doğurur. Bu yolun sonu ise bir çıkmazdır. Liyakati ilke edinmezsiniz, yolsuzlukların önünü kapatamazsınız.

İşinin ehli olan, emin güvenilir nitelikte, liyakat sahibi kişilere görev verildiği takdirde, “dalgalı denizde gemi kaptanı” dahi olsa gemiyi limana çıkarabilir. Çünkü o işin de ustadır. Ancak “bu bizdendir” fikriyle hareket edenler, düz yolda bile yolunu şaşırabilirler. İslam Kendine sahip olamayan, ruhuyla bedeni, dünyasıyla ahireti, işiyle ibadeti arasında denge kuramayan; hayatı sadece yeme, içme, eğlenme ve para kazanma çerçevesinde düşünen kişilerin başa geçmesine, idarî işlerin ağırlığını yüklenmesine cevaz vermez. Çünkü bu vasıfları taşıyanlar iş başına getirildiği takdirde, önce o memleketin kıyameti kopar.

MEŞVERET

Meşveret, yapılacak işler hususunda, ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş almaktır. Şûra ve İstişare kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.

Meşveret, hak ve hakikati ortaya koyma ve mevcut şartlar içinde yapılması gerekeni isabetli şekilde belirleme imkânı verir. Meşveret edilenlere değer verildiğini gösterir. Onların kalplerini hoşnut eder, işin beraberce yürütülmesini sağlar.

Hz. Resulullah (s.a.v)“ Kim meşverette bulunursa, o doğruya ulaşmaktan mahrum kalmaz, kim de onu terk ederse sapıklığa düşer?" buyurmuştur. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Allah, meşvereti emretmekle, idarecilere Meşveretin önemini hatırlatmak istiyordu. Meşveret hususunda, O'ndan şerefsüdur olmuş: "Meşverette bulunan pişman olmaz "İstişare eden zarar görmez. " "Meşveret eden güvenlik içindedir. "İstişare edip doğru neticeye ulaşmamış bir topluluk yoktur" gibi.


Meşveretin (Şuranın), Allah rızası için ve Müslümanlar yararına yapılması, rüşvet, baskı ve tehditlerle istişare heyetin düşünce çizgisinin saptırılmasına meydan verilmemesi de önemli bir esastır. Allah Resulü, "Kendisiyle istişare edilen insan bir güven insanıdır; kendisine bir husus danışılan kimse kendi hakkında karar veriyor olma ölçüsünde düşüncesini bildirmelidir" buyururlar.

ADALET

Düzenli ve dengeli davranma, her şeyin ve herkesin hakkını verme, haksızlıklardan uzaklaşarak orta yolu tutma, bir şeyi yerli yerine koyma, insaf ve eşitlik anlamında bir terimdir. Geniş kapsamlı bir kavram olan adaletin zıttı zulüm, gadr ve insafsızlıktır.

İslâm'ın emrettiği adalet doğrultusunda kâinatın düzeninin ayakta durması tabii bir hadisedir. Adalet mülkün temelidir. Adaletin olmadığı yerde zulüm hâkimdir. Allah ve onun koyduğu bütün hükümler zulmün her çeşidinden uzaktır. Allah'ın emirlerinin uygulandığı bir ortamda hiçbir kimseye zerre kadar zulüm yapılmaz. ( en-Nisa, 4/40). Bu Kur'an-ı Kerim'de sık sık tekrarlanan ayetlerle dile getirilmektedir

İslâm'da adalet, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevki farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak demektir. İslâm bu anlamda her ferdin ve her toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf farkını göz önüne almış bir adalet anlayışı getirmiştir. Bunun için İslâm, toplum içinde yaşayan bütün kesimlerin birliğini sağlayan prensipler koymuş, ümmetin güvenliğini garanti altına alan bir düzen kurmuştur.

"Ey iman edenler adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin, ana ve babanızın aleyhinde bile olsa (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Adaleti yerine getirebilmek için hevâ ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır."

(en-Nisa, 4/135) 

BİAT

Biat (Bey'at): Ulu'l emre bağlılık sözü vermenin adıdır. Resulullah, önemli dini-siyasi olaylar arefesinde veya İslamiyet’i kabul eden kimselerle ilk defa görüştüğünde biat almıştır. Biat, genelde el sıkışma şeklinde olmuştur. Biat ta asıl olan, meşru devlet başkanını tanımak, kendini ona bağlı hissetmek ve bu hissi hayatının sonuna kadar korumaktır. Yoksa milletin her ferdinin devlet başkanı ile biate fiilen katılması şart değildir.

Biat, Hz. Peygamberin vefatından sonra, daha çok siyasi bir karakter kazanmıştır. "İslam devletinde idare edenle, idare edilenler arasında yapılan; seçim veya bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik akit" anlamında kullanılmıştır.

”Sizden olan Ulu’l emre biat ediniz” ayetine uymak ilahi bir emirdir. İslamiyet’i kabul eden kişi ve gruplar “Allahın emrini yaşayan ve ipine sımsıkı sarılan” Ulu’l emre biat etmek mecburiyetindedir.

“Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.” (FETİH-10)

VELAYET

Dost edinmek, yardım etmek, sulta, yetki, işi alıp yürütmek.

İslâm hukukunda velâyet, Reşit bir kişinin şahsî ve malî işlerini gözetip yürütme konusunda çocuk, akıl hastası gibi ehliyet yetersizliği içindeki kişilerin yerini tutmasıdır. " üzerine hak bulunan kimse sefih, zayıf akıllı olur veya bizzat yazmaya muktedir olamazsa velisi adalet üzere yazsın" (el-Bakara, 2/282) ayetinde veli kelimesi bu anlamda kullanılmıştır.

Tasavvuf ta velâyet, mutasavvıfın Allah'ı, Allah'ın mutasavvıfı dost edinmesidir. Allah'ı dost edinmesi, yalnız O'na kulluk etmesi ve boyun eğmesi; Allah'ın mutasavvıfı dost edinmesi ise, tüm işlerini yönetmesidir. Velâyet kavramı, egemenlik ve yöneticilik anlamındaki velâyet kelimesi ile de ifade edilir. Tüm mutasavvıflar, velâyetin tasavvufun özünü oluşturduğunu sözbirliği içindedirler.

Hâkim Tirmizî tarafından geliştirilen velâyet anlayışı, egemenlik ve yöneticilik anlamına gelen vilâyet kavramına dayanır. Bu anlayışta velâyet, Allah'ın kâinat üzerindeki yönetim hakkının velilere devri anlamına gelir. Tüm kâinat, ilahi iradenin kendilerinde zuhur ettiği veliler tarafından idare edilir.

Hâkim Tirmizî'nin getirdiği velâyet anlayışı İbni Arabî ve izleyicilerince geliştirilerek sistemleştirildi. Buna göre velâyet Allah'ın mutlak velâyeti (velâyet-i mutlaka-i ilahiye) ve özel Muhammedî velâyet olmak üzere ikiye ayrılır. Allah'ın mutlak velâyeti, tüm peygamber ve velilerdeki velâyeti toplayan, tüm nesnelerin niteliklerini ve tüm varlıkların sabit gerçekliklerini (ayan-ı sabite) kuşatan bir velâyettir. Allah'a özgü bu velâyet nedeniyle Allah'ın Esma-u Hüsna sın dan (güzel adlar) biri de Veli'dir. Özel Muhammedî velâyet ise, tüm ilahî isim ve sıfat(arı toplayan, tüm zorunlu ve mümkün hakikatlerin kaynağı olan mertebeyi oluşturur. Bu mertebeye mişkat-ı hatem-i velâyet (velâyet mührünün kandili) denir. Son Peygamber'in batını olan bu mertebe, tüm peygamber ve velilerin bilgi kaynağıdır.

“Âlimler, peygamberlerin varisleridirler” hadisi şerifi de bu konuya açıklık getirmektedir.

NUR

Allah kimin göğsünü İslam a açmış ise iste o, Rabbinden bir Nur üzere değil midir? ;Artık Allahın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedir. (Zümer-22)

“İman hem nurdur, hem kuvvettir.”

Nur zulmetin zıddıdır. Genellikle, nur denilince hayalimizde parlak bir ışık, zulmet denilince de koyu bir karanlık canlanır. Bu mana yanlış değil, ama eksik. Madde âlemini aydınlatan ışığa “nur” ve bu âlemi seyretmemize engel olan karanlığa “zulmet” dediğimiz gibi, mana âleminin de nur ve zulmetlerini aynı şekilde değerlendirebiliriz. O âlemi de aydınlatan nurlar ve gizleyen zulmetler var.

Adalet nurdur, zulüm ise zulmet. Âdil isminin tecellisiyle zulümler ortadan kalkar, hikmet ve rahmet nurları her tarafı kaplar.

İmanın diğer rükünleri de insan için ayrı birer nurdur ve her biri bir başka zulmeti ortadan kaldırır.

“İman bir Nur’dur. Takva elbisesi, ilim de meyvesidir”(hadis-i şerif)

İdrak edip sağın solun görmeyen
Lentebur sırrına mazhar olmayan
İlmi ledünniden dersin almayan
Ben âlimim dese ona ne fayda

KUVVET VE KUDRET

Allah u Teâlâ devleti dilediğinden alır, dilediğine verir. Allah u Teâlâ kuvvet ve kudret sahibidir. Âlemdeki bütün işler O’nun kudretinin göstergesidir. Kadir olan Allah’ın dilemediği hiçbir şey olamayacağı gibi, O’nun “ol” deyip de olamayacak hiçbir şey yoktur. Şartlar ne olursa olsun kudret eliyle desteklediği kullarını acze düşürecek mağlup edecek bir güç yoktur. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Resulullah Efendimiz okuma yazması olmayan bir çoban iken Allah (c.c) Onu Kudretiyle destekleyip âlemlere rahmet yapmıştır. Onu ve ashabını sarıp onlara devleti kudret eliyle vermiştir. Selçuklu sonrası küçük bir beylik olan Osmanlı beyliğini cihan İmparatoru yapan Allahın kudret eli değil midir? 

Kadir Mevla’m cümleye kadir
Dilediği kulları eder muktedir
Zülkarneyn elinde eridi demir
Cihana hükmetti bir taht üstünde
 
Sedri İskenderin zamanı geldi
Mikail üstüne kanadın gerdi
Dursun’u böyle kemale erdi
Muhabbeti kurdu bir taht üstünde.

Yorumlar - Yorum Yaz